Subscribe:

BİREYSEL VE GRUP ÇALIŞMASI

İlçe Halk Kütüphanemizi zaman zaman ziyaret ederim. Çarşıda zaman geçirmek için en güzel mekânlardan biri burası. Kütüphanenin iç kapısına varınca ne yazık ki ciddi bir uyarı yazısıyla karşılaşıyorum bir süredir. Ne zaman asıldığını bilmiyorum. Ne anlatmak istediğini de bilmiyor, sadece tahmin edebiliyorum. Görevlilere sormaya da cesaret edemedim. Alay ettiğimi zannedebilirler. Tartışma yaşamak ya da ters bir mukabele görmek ve böylece kütüphanemden olmak istemem.

Uyarı yazısına neresinden baksak anlatımı bozuk.

Kütüphanenin bireysel çalışmaya da grup çalışmasına da uygun olmadığı anlaşılıyor ilk bakışta. Eğer bunu anlatmak istiyorsa burada bir tamlama hatasıyla karşı karşıya kalmış oluruz.

Türkçe dersinde anlatım bozuklukları konusunu öğrenmiş olan her öğrencinin hemen tespit edeceği bir mevzudur bu.

"Bireysel" ve "grup" kelimeleri birbirine "ve" bağlacıyla bağlanınca görevce özdeş olur. "Grup" kelimesi burada isimdir ve isim tamlaması kurmuştur: grup çalışması.
Oysa "bireysel" kelimesi sıfattır ve eğer "çalışma" kelimesiyle tamlama kuracaksa bu bir sıfat tamlaması olur ve tamlanan iyelik eki almaz. Yani "bireysel çalışma" olur.

Şimdi her iki kelimeyi (bireysel, grup) "ve" ile bağlayınca sanki iki tane isim tamlaması varmış, ikisinin de tamlananları ortakmış da onun için tamlananı tekrar etmek yerine tamlayanları birbirine bağlamışız gibi bir durum ortaya çıkıyor.

bireysel ve grup çalışması = birey çalışması + grup çalışması

Eğer gerçekten bunu anlatmak istiyorsak, yani kütüphanede bireysel çalışmayı da yasaklamak istiyorsak tamlayanları değil, tamlamaları bağlamamız gerekiyor. Bu durumda uyarı yazısı şöyle olacaktır:

Kütüphanemiz bireysel çalışma ve grup çalışmasına maalesef uygun değildir.

Yasaklanmak istenen şeyin sadece grup çalışmaları olduğunu tahmin ediyor ve başkaları gibi ben de kütüphanede oturup bireysel olarak çalışıyorum. Henüz bu konuda uyarı almış da değilim.

O halde kütüphane görevlileri, grup halinde çalışırken kütüphanenin sessizliğini bozanları uyarmak için kurdukları cümlede iki tane yüklem olduğunu; bunlardan birincisi olumlu, ikincisi olumsuz olduğu için birinci yüklemin yalın haldeyken bağlaç ile bağlanamayacağını bilselerdi yazıyı şöyle yazarlardı:

Kütüphanemiz bireyseldir, grup çalışmasına maalesef uygun değildir.

Hatta daha öz biçimde anlatmak gerekirse "bireysel" kelimesine de gerek kalmaz "Kütüphanemiz grup çalışmasına maalesef uygun değildir." dememiz yeterli olur. Anlayan anlar.

İ'Yİ NEREYE YAZMASAK


Dilimize ecnebi dillerinden geçen 1,5 heceli ya da art arda çift ünsüzlü kelimelerin yazımlarıyla ilgili bazen sıkıntılar yaşayabiliyoruz.

Fotoğraftaki TURİZM otobüsündeki gibi...

Şoföre sordum, yanlışın farkında olduklarını söyledi. Demek ki yapılmaması gereken bir hata. Fotoğraf çekmeme ve İnternet'te paylaşmama izin verdi.

Turizm kelimesinin son hecesi art arda çift ünsüzlü. Bu hece yapısı Türkçede de var: En başta "TÜRK" kelimesi... Yani bu tür kelimelere lisanımız yabancı değil. Fakat fotoğraftaki kabahati işleyen reklamcı ya klavye hatası yaptı dikkat etmeden ya da bir yerlerden biliyordu bu kelimenin "i" harflerinden birinin eksik olduğunu ama hangisi olduğunu karıştırdı.

Bir taraflarında "ı, i" ünlüsü eksik olan birkaç kelimeyi hatırlamadan geçmeyelim:

tren
spor
Trabzon
Hristiyan
spatula
krem
klişe

Bir de bunlara benzer kelimeleri telaffuz edemeyen insanlar oluyor. Mesela "faks" kelimesini "FAKIS" şeklinde, "ekstra" kelimesini "EKİSTIRA" şeklinde söyleyebiliyorlar.

Ve ünlülerinin tamamı yazılan "KILAVUZ" kelimesini yanlışlıkla "klavuz" yazanlar da çıkabiliyor.

LATİNCE KUR'AN

1 Kasım 1928'de Türk Harf İnkılabı yapıldı. Dokuz asır boyunca Türklerin kullandığı Türkçeye uyarlanmış Arap harflerinin kaldırılarak Latin harfleri Türkçeye uyarlanıp kabul edildi. Kimilerine göre iyi yapıldı, kimilerine göre kötü. 

Osmanlıca dediğimiz yazı, yani Türkçeye uyarlanmış Arap alfabesi ile Türkçe cümleler yazıp okumak çok da kolay değildi. Uyarlama işlemi yeterince başarılı değilmiş demek ki. Bu problemin çözümü alfabenin değiştirilmesi mi olmalıydı? Birkaç rötuş yapılamaz mıydı? 

Alfabeyle birlikte pek çok şey de değişti zamanla: Alimler gazete bile okuyamaz hale geldi. Kitaplar müzelik oldu. Kültür, medeniyet, inanç ibreleri Batı'ya meyletti. "ج ث ت ب ا ..." sembolleri kepek yaptığı için Kutsal Kitap'ın harfleri de değişti. Kur'an okuyanlar yeni harfleri biliyormuş gibi... 

Arap harfleri Türkçeyi ifadede yetersiz kalıyorken Latin harfleri Kur'an'ı yazmakta yeterli mi olacaktı? Aşağıda transkripsiyon ucubesi haline getirilmiş Latin harfli Arapça Kur'an'ın ilk sayfalarını ve Yasin sûresinin başladığı bölümünü takdirinize sunuyorum. Bunun yerine Kur'an'ın esaslı bir mealini yayınlamış olsalardı keşke... 



GİRİŞ-ÇIKIŞ-BİNİŞ


Banu El, beğendiğim haber sunucularından... Türkçesi güzel, sesi dolgun, konuşması tane tane... Dinlerken yorulmuyor insan. Fakat sunuculuk kolay değil. 

29 Ekim 2013... Marmaray'ın açılış törenini canlı yayında seyrediyorum. Banu El'in canlı seslendirmesiyle ekrana canlı görüntüler yansıyor. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar, konuk devlet adamları... trende yerlerini alıyor; tren ilk seferini yapacak. 

Canlı yayın hiç kesilmiyor. Banu El konuşuyor da konuşuyor. Allah'tan, yavaş konuşuyor; çok fazla cümleye ihtiyacı olmuyor. Yine de yayın çok uzun ve Banu El defalarca aynı şeyleri anlatmak zorunda kalıyor. İçinde "Giriş yaptılar." sözü bulunan cümlesi dikkatimi çekiyor. "Girdiler." deseydi daha iyi olurdu, diye söyleniyorum. Biraz sonra aynı yapıda bir hata daha: "Çıkıyorlar." diye söylenmesi gereken söz "Çıkışta bulunuyorlar." diye çıkıyor Banu El'in ağzından. Ve biraz sonra üçüncü benzer hata, "...araçlarına biniş yapıp..." biçiminde Banu El'in dilinden yüzümü ekşitiyor. 

Sunucuların dil üzerindeki etkileri dil profesörlerinden daha büyük. Bilgi, yetenek ve şuurları da onlardan geri kalmamalı. 

DİNAYET

Halkımızdan Diyanet'e dinayet diyen çok insan vardır.

Diyanet kelimesinin telaffuzunda zorluk göremiyorum. Kelimeye takla attırmanın gerçek sebebini de bilemiyorum. Ancak insanımızın diyanet kelimesinin lügat anlamını bilmediği şüphesiz. 

Diyanet kelimesi Kamus-u Türki'de "Dindarlık, ahkâm-ı dîniyeye tamamiyle riayet" şeklinde anlamlandırılmış ve "Ashab-ı diyanetten bir zattır." cümlesiyle örneklendirilmiş. 

TDK ise "1) Din kurallarına bağlı olma durumu. 2) Din." şeklinde karşılık vermiş. Dinayet kelimesinin ise herhangi bir karşılığını bulamadım. 

Yüksek bir yerden 80 milyona doğru çoğalan halkımıza haykırma imkânım olsaydı "Dinayet diye bir kelime lügatte yok." diye bağırırdım. Acaba insanımız dinayeti DİN+AYET şeklinde dinle ilgili iki kelimenin birleşimi sanıyor olabilir mi? 

Kendince dinî bir söylem tutturan kimileri de Diyanet İşleri Teşkilatı için özellikle dinayet kelimesini kullanıyor. Onlar da bununla dinayet kelimesinin "deni (دني)" (alçak) kelimesinden türediğini varsayarak bir ülkenin din işlerini yürüten koskoca bir camiaya hakaret etme bahtsızlığına düşüyorlar.

Cahil halk kelimeyi, ne dediğini bilmeden kullanıyor. Hatta bizim halkımız, bir zamanlar çıkan Diyanet Gazetesi'ni arşivleyip iki kapak arasında bir mecmua haline getirse bile içteki bütün gazetelerin başlığındaki diyanet kelimesini mecmuanın kapağına dinayet şeklinde yazabilecek kadar kelimelerin yabancısıdır.




SAĞLAMAK


Yukarıdaki fotoğrafta, yayına telefonla katılan bayanın cümlesinde bir konuşmaya çalışma ıstırabı görüyorum.

Cümleden çıkanlar:
1) Tuğba Hanım, eşiyle kavga etmektedir.
2) Karı-koca kavgalarının çıkmasında kocanın annesinin rolü vardır.
3) Tuğba Hanım, kayın validesine teşekkür borçludur. Çünkü kocasıyla kavga etmek, Tuğba Hanım'ın da istediği bir şeydir. Zira Tuğba Hanım, kayınvalidesinin kavgadaki etkisini "sağlamak" fiiliyle ifade etmiş. Bu fiil istenen durumları ifade etmek için kullanılır. 

Fakat hakikat bu olmasa gerek. Tuğba Hanım kavga etme durumundan hoşnut olsa idi bu programa katılıp konu komşuya, dosta düşmana, ele güne, bilmem kaç bine kayınvalidesinin dedikodusunu etmezdi. O halde Tuğba Hanım'ın birazcık Türkçe öğrenmeye ihtiyacı var. Eğer bu eğitimi alır ve sınıfını geçerse, kayınvalide aynı tavrına devam ederse ve Tuğba Hanım da bu kavgaları arzulamazsa katılacağı TV programında cümlesini "Kayınvalidem sürekli eşimle kavga etmeme sebep oluyor." şeklinde kurar.

MÖKSÜN

Çocuğun babası üzerindeki haklarından birinin de kendisine güzel bir isim koyması olduğunu buyurmuş Peygamber Efendimiz. Yani baba ya da anne çocuğuna isim koyarken belli kıstasları göz önünde bulunduracaktır.

Mesela:

Eğer herhangi bir dilde anlamı olan bir kelime isim olarak verilecekse anlamı güzel olan bir kelime olmalıdır bu, çünkü çocuk ömür boyu o isimle çağrılacak, çocuğun hayatı boyunca en fazla duyduğu kelime o olacaktır. Ayrıca sürekli duyduğu bu kelimenin kişinin karakteri üzerinde de tesirleri olacaktır.

Çocuğa geçmişte yaşamış zatlardan birinin ismi verilecekse bu zat iyilerden olmalıdır.

Çocuğa dedesinin ya da ninesinin adı kutsal bir emanetmiş gibi tevdi edilecekse de bu ölçüler gözden uzak tutulmamalıdır.

İsminden rahatsızlık duyan çok çocuk tanıdım ben. Kendisine ninesinin ismi ile birlikte ikinci bir isim verilen bir öğrencim vardı, adı Keziban Büşra idi. Birinci isminden hoşlanmadığını bildiğim için ben ona ikinci ismiyle hitap ederdim. Fakat onu kızdırmak isteyen arkadaşları üzerine basa basa "Keziban" derlerdi ona. Bilgisayardan çıkan bütün listelerde her iki ismi de çıkan kızımız, mutlaka kâğıttaki "Keziban"ı karalardı.

"Bayram" adındaki bir öğrencime sormuştum "Sen bayramda mı doğmuşsun?" diye. "Hayır." dedi "Bayram, dedemin adı, bana da koymuşlar." 
Dedesinin bayramda mı doğduğunu, yoksa bu adın ona da miras mı kaldığını zaten bilemezdi.

Yakın zamanda hastanede muayene sırası bekliyorduk. Koridor tıklım tıklım... Herkesin gözü ekranda... Ve ekranda bir isim... Sıradaki hastanın ismi: MÖKSÜN ...DÖLÜ. (Soyisminin birinci kelimesinde sıkıntı yok, ama kişiyi ifşa etmemek için üç nokta koydum ve bu ismin sıkıntısız tek kelimesi bu üç noktanın içinde kayboldu.)

Möksün, ne olabilir ki... Belki "Muhsin" demek istediler de ya nüfus memurunun cehaletine kurban gittiler ya da yöresel söyleyişe kurban ettiler güzelim ismi.

Soyadı da isimden geri kalır değil. Ne kadar +18 ve bedevice. Artık köy kent dolaşılıp da millete soyadı damgası basıldığı dönemin memurlarından birinin ... yemesi midir, yoksa sonralardan kendileri mi böyle bir bedeviyet sergilemişlerdir bilemiyorum. 

Ekrandaki o isim, biraz sonra dişçi koltuğuna oturacaklar için iyi bir fıkra gibi tesir etmiş olmalı.

HAKİKAT KİTAPLARI


Hakikat Kitabevi, mühim bazı kitapları basıp dağıtıyor. Bir zamanlar Türkiye gazetesi bu kitapları kupon karşılığı veriyordu. "Kıyamet ve Âhiret" adlı kitabı bu şekilde temin edip o günlerde okumuştum. Kitap okuma sevgi ve alışkanlığını henüz edinmediğim o yıllarda mezkûr kitabı okurken neler düşünmüştüm, kitabı -hiç olmazsa üslûp yönünden- sıkıcı bulmuş muydum, bilmiyorum. Hakikat Yayınevi kitaplarının kapakları arasında insanı kitaptan ürkütecek hatta nefret ettirecek bir Türkçe cenazesi yatıyor. Ölmüş, etrafa kötü koku yayan bir ceset ne kadar insansa bu kitapların dili de o kadar Türkçe.

Osmanlı yazı dilinden olduğu gibi Latin harflerine aktarılmış kanaati veriyor insana. Kimi kelimeleri orijinal dilindeki gibi yazdıklarını varsaysak bile kimi kelimeler orijinal dilinden alınıp yeryüzünün hiçbir coğrafyasında konuşulmayan bir dile tercüme edilmiş. Arapçadaki "دعاء" kelimesi, Arapçada "ü" sesi olmadığı için "düa" şeklinde okunamaz, "DUA" diye okunur. 

Türkçeyi bu denli mahvetmenin nasıl bir mazereti olabilir?

Kelimenin aslına bu kadar sadık kalmaya çalışmak, dilin canlılığını inkâr etmektir. İnsan sözünü değiştirilemez zannederek kutsallaştırmaktır. Oysa Hadis-i Şerifler dışında insanoğlunun hiçbir sözü hatadan hâli ve zamanın lisanına çevrilemeyecek kadar kutsal değildir.

Yayınevi kendi isminde kelimenin aslına bağlı kalmamış. "حقيقة" kelimesi "hagîgah" şeklinde yazılırsa Arapça aslına daha uygun olur ama ne lüzûm var "hakikat" diye Türkçesi varken...

BENİ DEYİL İŞİNİ TAKİPET


İşte kural tanımazlığın bir örneği daha... Kırmızı ışıkta ön çaprazımda duruyordu, cep telefonumla fotoğrafladım.

Kamyonların arkasındaki yazılar yasaklandı fakat kuralı çiğneyenler var. Trafikte son derece tehlikeli kamyon arkası edebiyatı. Arkadaki sürücülerin dikkatini çeker; kimisi okumaya, kimisi anlamaya, kimisi ezberlemeye, kimisi not almaya, kimisi fotoğrafını çekmeye çalışır. Kimi saçmalığına, kimi derin anlamına, kimi yazı düzenine, kimi imlasına odaklanır. Tehlikeli vesselam...

İşimi takip ettim ve kamyon arkasındaki bu yazıdan üç tane hata tespit ettim:

1) Herkese malum olduğu üzere "DEYİL" diye bir kelimemiz mevcut DEĞİLdir. 

2) Türkçemizin noktalama işaretlerinde iki ünlem şeklinde bir işaret yoktur. Birden fazla ünlem konunca ünlemin kuvveti artmaz. 

3) "TAKİP ET-" birleşik fiili bitişik yazılmaz, ayrı yazılır, çünkü kelimeler bir araya geldiğinde "sabret-" fiilinde olduğu gibi bir ses düşmesi (sabır-et) ya da "hisset-" fiilindeki gibi bir ses türemesi (his-et) meydana gelmiyor. Yardımcı eylemle (etmek) kurulan bu tür birleşik fiillerin kelimeleri ayrı yazılır.

Hem Türk Ticaret Kanunu'na hem de Türk Dil Kanunu'na (Keşke böyle bir kanun da olsaydı.) muhalefet...

MÜSTAKBEL

Anlamını bilmediği bir kelimeyi cümlede kullanmak, bazen insanı gülünç duruma düşürebiliyor. 
Yaklaşık bir yıl önce katıldığım bir toplantıyı hatırladığım için bu yazıyı yazıyorum. 
Toplantıyı tertipleyen genç hanımefendinin öz güveni hayli kuvvetli. Neden olmasın ki?... Çok zengin, fabrikatör bir ailenin el üstünde tutularak özel okullarda okutulmuş bir kızı... Üniversite de okumuş. Gittiği her yerde hürmet görüyor. İnsanlar imrenerek bakıyor ona. Üyesi olduğu topluluklarda başkanlık dilimleri hep ona düşüyor. Kürsülere davet ediliyor alkışlarla, mikrofonlar uzatılıyor anlatacakları merak edilerek. O da konuşuyor her ortamda kendinden emin tavırlarla.
O akşam da konuştular fakat anlamını bilmedikleri bir kelimeyi iki defa kullandılar. Lüks lokantanın toplantı salonunu dolduran davetlilerin eğitim ortalaması, üniversite düzeylerinde. Yapılan yanlışlığı herkesin fark etme ihtimali olmasa da ben o an irkildim.
Konuşmalarına başlarken "Çok Değerli Genel Müdürüm ve Müstakbel Eşleri" deyince "Allah Allah, bizim genel müdür yeni mi evlenecek?" dedim kendi kendime. Fakat hanımefendi bizim müdüre de "Değerli Müdürüm ve MÜSTAKBEL Eşleri" diye hitap edince anladım "müstakbel" kelimesinin anlamını bilmediğini. Bizim müdür yanında oturan bayanla en az 25 yıllık evliydi. Yani eşi "müstakbel" falan değildi, maziden hale intikal eden halihazırdaki eşiydi. 
Demek ki hanımefendi "müstakbel"i "sevgili" gibi bir anlamda kullanmak istiyordu fakat kelime buna müsaade etmiyordu. Zira "müstakbel" kelimesi "gelecekteki" demekti ve "müstakbel eş" "gelecekte, ileride evleneceği kişi, eş" anlamında kullanılmaktaydı.
Muteber hanımefendi muhtemelen konuşmalar yapmaya devam ediyordur, inşallah birisi bu kelimenin anlamını öğretmiştir.

CİRİM-CÜRÜM


Konuşurken ya da yazarken yani dil ürünü verirken tam yerinde atasözü yahut deyim kullanmak, sözü güzel kılar şüphesiz. Ancak kullandığımız atasözü ya da deyimin anlamını bilmemiz gerektiği gibi kalıplaşmış olan bu sözün kelimelerini de iyi bilmemiz gerekir. Aksi halde muhatabımız veya dinleyicilerimiz içinde lisan ilminin kokusu bir parçacık bile üzerine sinmiş olanlar varsa rezil olduğumuz gündür.

Yukarıdaki filmde tartışan iki kadından biri, diğerinin tehdidini önemsemediğini bir atasözüyle anlatmaya çalışıyor. Atasözü tam da yerinde kullanılıyor ne var ki kelimelerden biri yanlış. 

"Ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın." diyor ki atasözünü çokları bu şekilde yanlış söylüyor. Sıkıntı "cürüm" kelimesinde. 

Cürüm; suç, kusur, günah demek. Bu durumda söz saçma oluyor. Hem öyle kabahatler, öyle günahlar var ki ateş olsa dünyayı yakar. Bu atasözüyle "Senin tehdidini, düşmanlığını önemsemiyorum, hiçbir şey yapamazsın." manasını vermek isteriz fakat "cürmün kadar" sözü küçüklük ifade etmeyebilir. 

Atasözü "Ateş olsa cirmi kadar yer yakar." olmalı. Cirim; cüsse, hacim demektir ve maksadımızı ifade eder.

Kelimelerin aşağıdaki anlamlarını TDK'den olduğu gibi aktarıyorum:
cürüm -rmü
isim, hukuk Arapça curm
1. isim, hukuk Suç
"Suçlu cürmünü inkâr etmekte ve saçma sapan ifadeleriyle tahkikatı karıştırmak istemektedir." - N. Hikmet
2. Yanlışlık, kusur veya hata
"Onun çalışmasını bozan, hassasiyetini körleten her şey cürümdür." - H. Taner
Birleşik Sözler (Sakla)
cürmümeşhutmeşhut cürümler mahkemesi

cirim -rmi
isim eskimiş Arapça cirm
isim Hacim
"Ateş olsa cirmi kadar yer yakar."

F KLAVYEMİZ

Ahmet Turan Alkan'ın "Yaşasın F Klavyemiz" başlıklı 15 Mart 2009 tarihindeki köşe yazısını okumuştum. Yazıyı bitirince kalktım, masa üstü bilgisayarımın klavyesini F'ye (Lütfen "FE" şeklinde okuyalım.) çevirdim. Klavyedeki harfleri söktüm, hem harflerin altını temizledim hem de F düzeneğine göre harfleri sıraladım. Bu, belki bir yazarın okurunu etkileme ve harekete geçirme başarısıydı, belki de bir okurum yazara olan güven ve bağlılığıydı. Ya da o zamana kadar hiç düşünmediğim bir hakikati öğrenmiş olmamdı. 

Devlet dairelerinde, klavye kullanmayı daktiloda öğrendiği için bilgisayarın tuşlarına basmak yerine vurarak yazan memurların F klavye kullanmalarını geri kalmışlık, modern dünyaya ve gelişen teknolojiye uyum sağlayamamak olarak görmüşlüğümü itiraf edeyim. Günün birinde bir anda Q klavyeden F'ye geçeceğim aklıma gelmezdi. Hatta klavyeden bahsedilince F klavyeyi milli bir mesele olarak orada burada savunacağımı bilemezdim. Artık neredeyse bütün parmakların klavyelerde dolaştığı günümüzde Q klavyenin İnternet kafelerde çetleşenlerin seviyesinde avamca kaldığını, F klavye kullanmanın bir şuur ifade ettiğini düşünecek kadar fikrî bir değişim geçireceğimi de bilemezdim.

F klavye meselesi zaman zaman devlet adamlarının gündemine geliyor gibi oluyor. Okullarda F klavye kullanılmasının zorunlu olacağı, öğrencilere F klavyenin öğretileceği bahis konusu edilince içten bir mutluluk yaşıyorum. Bu, hem ülkemizde dil konusunda bilinç filizlenmesine emare teşkil etmesinden hem de F klavyeye geçme kararımda isabet ettiğime delil teşkil edeceğinden olsa gerek.

F klavye Türkçe konuşan ve yazanların daha kolay ve hızlı yazmalarını sağlıyor. 
Çünkü harflerin dizilişi, aktif parmaklara derk gelen harflerin kullanım sıklığı ince ince hesaplanarak klavye oluşturulmuş.

Türkçede her hecede ünlü harf var fakat genelde hecelerde ünsüz harf daha fazla. Hem alfabemizde ünsüz harflerin sayısı (21 adet) ünlü harflerden (8 adet) fazla hem de Türkçe hece yapısında bir ünlüye karşılık birden fazla ünsüz bulunabiliyor. İşte bunlar hesaba katılarak ve sağ elin sol elden daha kuvvetli ve iş yapmaya daha istidatlı oluşu da buna dahil edilerek F klavyede ünsüz harfler sağ ele, ünlü harfler sol ele toplanmış.

Her hecede ünlü harf bulunur dedik. Bu demektir ki yazarken her iki-üç tıklamadan biri 8 ünlü harfimiz için olacaktır. Yani bu harflere klavye üzerinde kolay ulaşılmalı. Evet, ünlü harfler sol elimizin klavye kullanan dört parmağının altında duruyor. 

Türkçede çok kullandığımız "t, k, m, l, d, r, n, z, s" gibi ünsüz harfler hemen sağ elimizin altına yerleştirilmiş, Türkçe kelimelerde pek işimize yaramayan "q, w, x, j" harfleri de klavyenin uzak kenar ve köşelerine kovulmuş. 

Ünlü ve ünsüz harflerin farklı ellere verilmesinin bir avantajı da her iki elin birlikte çalışmasıdır. Bir sağ el, bir sol el... Bir sağ el, bir sol el... İnsanı yormuyor, kasmıyor. 

Q klavye İngilizce... İngilizceye uygun dizilmiş. Yani onların işini kolaylaştırır. Biz başka bir dil kullanıyorsak, bizim işimizi zorlaştıracaktır. Sağdan direksiyonlu bir araçla Türk caddelerinde dolaşmak, ne kadar kolay ve ne kadar güvenli hız yapmaya elverişli olabilir ki?..

Klavye değiştirmek kolay değil. Hele Q klavyeyi uzun zamandır kullanıyorsanız ve hızlı yazıyorsanız, F klavyeye geçince yazı yazamaz olursunuz. Harfleri bulamazsınız. Fakat değer. Zaten kısa bir zaman sonra yeni klavyenize alışır ve gittikçe hızlı yazmaya başlarsınız.

Bu F klavyenin şöyle bir avantajını da gördüm: 
Bizim insanımız tembel ve ilgisiz. Öyle öğretmenler gördüm ki bilgisayarın faresiyle bütünleşmiş, sadece tıklıyor. Yazmıyor, yazamıyor. Bir şey yazması gerekince "Hocam, ben okuyayım da şunu bir yazıver, sen hızlı yazıyorsun." kolaylığına kaçıyor. Başkasına yazdırırsan asla hızlı yazamazsın. Bu durumlarda benim için çok güzel bir mazeret oluyordu klavye farkı. "Hocam ben Q klavyede yazamam çünkü F klavye kullanıyorum." diyordum ve başkasının tembelliğinin faturasını kendi zamanımla ödemek zorunda kalmıyordum.

İrtica


1994 baskılı TDK Okul Sözlüğü...

Türkiye'nin adım adım 28 Şubat'a yaklaştığı yıllara lügat desteği sağlanmış.

Anlamı sadece ve sadece "gericilik" olan "irtica" kelimesi için ilk anlam olarak "İslâmî yaşama tarzına dönüş" ifadesini vermek hem bir dil cehaleti hem de mukaddes dinimize bir saldırıdır. 

İslâmî yaşama tarzı, Müslümanlıktır. Yani hidayete ermektir ki her Müslüman bunu, namazlarında okuduğu Fatiha sûresinde günde en az kırk kere Allah'tan dilemektedir. 

Aynı sözlükte "şehit" kelimesi de yanlış anlamlandırılmış, kasıtlı olarak kimi kesimler tarafından bu kelimeye hâlâ dinden uzak anlamlar yüklenmeye çalışılmaktadır. Herhangi bir ülkü ya da ülke için ne şekilde olursa olsun ölene şehit denmez. Birileri diyebilir; ama Allah şehit demez. Şehitlik dünyadan ziyade Âhiret âlemini ilgilendiren bir durumdur. Hülâsa, dini ve İslam coğrafyası olan bir ülke uğrunda ve Allah rızası için ölmek gerekir şehit olabilmek için.


TDK'nin Güncel Türkçe Sözlük'te irtica kelimesi ile ilgili bu utanç verici yanlışı düzeltmiş olması ise sevindirici bir durum.

Saat:Dakika


Hastanede yatan bir akrabamı ziyaret etmiş çıkıyordum. Fotoğraftaki levha dikkatimi çekti. 

Saat ve dakikanın arasına nokta koymayı başaran tabelacıya mı dua etsem hastane idaresine mi, bilmiyorum.

TDK diyor ki saat ile dakika bildiren sayıların arasına nokta konur. Fakat bundan neredeyse hiç kimsenin haberi yok. Sürekli Türkçe dersi verilen öğrenciler bile "Hocam, saatle dakikanın arasına iki nokta konmuyor mu?" diye sorar dururlar. 

"Hayır yavrum, tek nokta konur." dediğimizde "Ama kol saatlerinde iki nokta konuyor." cevabını alırız.

Doğrudur, neredeyse bütün dijital saatler ve saati gösteren bütün yazılar saatle dakika arasına iki nokta (10:00) koyar.

Yabancı televizyon kanalları da iki nokta kullanıyorlar. 

Demek ki TDK yanlış biliyor. Madem halkımıza saat yazımını "10.00" şeklinde öğretmek, öğretsek bile bütün bir dijital dünyayı değiştirmek mümkün değildir. O halde TDK tek nokta ısrarından vazgeçmelidir. Yani nadir bulunan yukarıdaki levhayı yanlış, yanlış saydığımız diğerlerini doğru kabul etmeliyiz.

Çöp Dökmek


Ereğli'de arabamı park edecek bir yer arıyordum. Bir inşaatın önünde ufacık bir yer buldum. Park ettim, el frenini çektim. İnerken bir tabela dikkatimi çekti: "BELEDİYECE ÇÖP DÖKMEK YASAKTIR"

İnşaat sahipleri kerli ferli adamlardı galiba ki belediyeye yasak koymuşlardı, belediyenin çöp dökmesini yasaklamışlardı. Hem belediye şehrin ortasında bir inşaatın önüne neden çöp döküyordu ki? Belediyenin görevi çöpleri toplamak değil miydi?

Belki de yanlış anlamıştım. Belediye değildi oraya çöp döken. Başkaları çöp döküyordu, inşaat sahibi rahatsızdı bu durumdan. Arsız insanlara söz anlatamamış da tabela dikmeye karar vermişti. Yasağına yasal bir dayanak olsun diye de belediyeyi zikretmişti. Yani şöyle demek istiyordu büyük bir ihtimalle: ÇÖP DÖKMEK BELEDİYECE YASAKTIR. Ondan daha anlamlısı herhalde şöyle olurdu: BURAYA ÇÖP DÖKMEK BELEDİYECE YASAKLANMIŞTIR.

İkinci ihtimal makul gözüküyor. Canlarını hiçe sayıp hayatî yasakları çiğneyen insanımız, belediyenin adını duyunca bu yasağa uyar mı uymaz mı bilinmez. Ama tabela normal de ben dilci gözüyle öküzün altında buzağı mı arıyorum, düşüncesiyle fotoğrafı 9 yaşındaki oğluma gösterdim. "Ne anladın?" dedim. "Belediyenin çöp dökmesi yasakmış." dedi. 

Evet, tabelaya boşuna masraf edilmişti. Tabelanın anlattığı ile anlatmak istediği birbirinden hayli uzaktı. 

Anket

- Madem bir İnternet sitemiz var, anket eklememek olmaz. Hay Allah! Aklıma da hiç anket konusu gelmiyor. Anket koymasak mı acaba? Hah, buldum! İyisi mi halka gidelim... Siteye anket koyalım mı, koymayalım mı? Anket yapıp halkımıza soralım. 

Yaz oğlum, şöyle yaz: "Siteye anket eklensin mi? Evet. Hayır.

- İyi de ağabey, bunu ekleyince siteye zaten anket koymuş olmaz mıyız?

- Olur muyuz?

- Bilmem...

İyi Olmaya Çalışmak

Bazı laflar -söz yerine laf kelimesini özellikle kullandım- var, kimden türediği belli değil fakat süratle yayılıyor. Yanlışlar, doğrulardan fazla taraftar bulabildiği için bu laflar da küçüğünden büyüğüne, okumuşundan cahil kalmışına, kentlisinden köylüsüne cümle halkın dilinde sakız olmaktadır.

Son zamanlarda "Nasılsın?" sorusuna verilen "İyi olmaya çalışıyoruz." cevabı da bu ucube laflardan birisi.

"Nasılsın?" diye hâlimizi hatrımızı soran birisine "İyiyim, Allah'a şükür, şükürler olsun, elhamdulillah, teşekkür ederim" ya da "İdare ediyoruz, hastayım, kötüyüm..." gibi birçok cevap verilebilecekken "İyi olmaya çalışıyoruz." şeklinde üç tane kelimeyi israf edip de beş para etmeyen bir şey yumurtlamak, bir lisanın içine etme teşebbüsüdür.

İnsanın gün içindeki bütün gayreti "iyi olmak" için çalışmak mıdır? 

İnsan ya iyidir ya kötüdür ya da ikisi arasında bir yerdedir. Bunu da yukarıda tırnak içinde verdiğim sözlerle ifade edebilir. 

Halimizi soran bir insana, çok zor durumda değilsek olumsuzluk izhar etmek, kula karşı nezaketsizlik; yaratıcıya karşı da şükürsüzlük ve nankörlüktür. 

Şehirde okumuş adamlardan duyduğum bu lafı, köyde önünde eşeğiyle tarladan dönen üstü başı toz toprak bir adamın, nasırlı elleriyle tuttuğu telefonla konuştuğu kişiye sarf ettiğini görmek, lanet olası lafların nasıl taraftar bulduğunu bana bir kere daha gösterdi.

Petrol İçenler Buraya


"1960'dan" yanlış... Doğrusu: 1960'tan

"Bu Güne" yanlış... Doğrusu: Bugüne

Takvim kapağının tasarımı ise tam bir fecaat komedisi...



Anılarda Anlamsız

Tarih: 16 Temmuz 2012 
Saat: 18.45
Niğde-Kayseri yolundayım, Kayseri'ye yaklaşmışım. Fotoğraftaki aracı sollarken arkasındaki muhteşem hata sanatını fark ettim. Eşimden fotoğraf makinesini hazırlamasını istedim ve yavaşladım. Midibüs bizi geçince fotoğrafını çektik.  

Gelelim beni ilgilendiren kısmına...
"ANILARDA ANLAMSIZ" sözünde "anılarda" kelimesindeki "da" ek değil, bağlaçtır. Yani "dahi" anlamına gelmektedir ve ayrı yazılmalıdır.
"ANILAR DA ANLAMSIZ"

"Türkiyenin Her Yerinden" komedisinin ilk kelimesindeki çekim eki kesme işaretiyle ayrılmalıdır: "Türkiye'nin"
Neden komedi?
Yerel bir telefon numarasını il telefon kodu ile Türkiye'nin her yerinden zaten arayabiliriz. Sıradan bir telefon numarasını 444'lü bir numara gibi pazarlamak da üstün Kayseri zekâsının ürünü olsa gerek.



Telif Hakkı

Yukarıdaki kupürü 28 Haziran 2012 tarihli Bugün gazetesinden kestim. Haberin ilginçliği, sözü edilen kişinin saçmalaması ile ilgilenmeyeceğim. "Telif" kelimesinin anlamı üzerinde duracağım.

"Telif" kelimesi TDK'de söyle tanımlanmış: 
telif 
isim (te:lif) eskimiş Arapça te¢l³f
1. isim Uzlaştırma
2. Kitap yazma
3. hukuk Telif hakkı
4. sıfat Yazarın kendisinin kaleme aldığı
"Babamın gene o tarihte oynanan bir telif piyesi de o sahnede oynamıştı." - H. F. Ozansoy


telif hakkı 
isim, hukuk
isim, hukuk Bir fikir veya sanat eserini yaratan kişinin, bu eserden doğan haklarının hepsi, telif, yazar hakkı, röyalti
Telif hakkının ne olduğu açık. Bir eseri yaratan kişinin o eserden doğan hakları...
Şimdi bu vatandaş çatma kaşlarının (Haberi yazan vatandaş, bu tür kaşlara "birleşik kaş" değil, "çatma kaş" dendiğini de bilmiyor.) yaratıcısı mıdır ki telif hakkını alsın. 
O halde bu adamın yaptığı işe ne mi denir? "Tescil etmek"denir. Haber "Kaşlarını Tescil Ettirdi" başlığıyla verilmeliydi.